Google reklam (adsense) yayıncılarına tavsiyeler!

Yalnızca yeni adrese değil, başka bir yeniliğe de başlangıç oldu bu taşınma: Google Reklamları.

Websitelerinde ilk defa reklamı, 1994 yılının sonlarında görmeye başladık. Sevgili akıl hocam Jeff Veen'in üzerinde çalıştığı site olan HotWired online dergisinde, ABD'deki bir telekom şirketi olan AT&T'ye ait ve aşağıda gördüğünüz reklamı yayınlandı ilk defa.

 

O gün, bugündür, websiteleri, reklamlar için ucuz ve efektif bir kanal oldu birçok reklamveren için. Websiteleri, efektif bir kanaldı çünkü yazılı basın ve TV reklamlarından farklı olan bir kısmı vardı: aktivite-tabanlı ölçülebilirlik. Geleneksel basında, reklamverenler, reklamın efektifliğini, gösterim rakamına bağlıyordu, yani kaç kişi reklam verilen dergiyi okudu? ya da TV programını seyretti? sorularının cevapları ile ölçüm yapılıyordu. Fakat web içinde, ölçülebilirlik, yalnızca gösterimle ilgili değil, bu reklamı gören kişinin, o reklam ile gerçekten ilgilenip, reklama tıklaması ile de ilgili. Yani web reklamları kolayca ölçülebiliyor.

1994'den bu yana birçok şey değişti. Website sayısı değişti (şu an 100 milyon websitesi var dünyada); websitelerini ziyaret edenlerin sayısı değişti(1 milyar kişi İnternet kullanıyor) ve en önemlisi bugün ABD'deki bütün reklamların yüzde 8'i İnternet üzerinden yapılıyor ve bu rakamın dolar olarak karşılığı 20 milyar dolar.

Fakat bir şey daha değişti bütün bunlar olurken… Reklamverenler, web içinde neyin önemli olduğunu unuttu. Bir anda kocaman reklam afişleri web sayfalarını süsler oldu… zıplayan hoplayan küçücük reklam pencereleri ile doldu masaüstlerimiz. Eğer reklam yayıncıları, aynı davranışı, televizyon ve yazılı basın içinde gerçekleştirselerdi acaba nasıl bir tepki alırlardı çok merak ediyorum? Fakat beklenen tepki başka türlü geldi web içinde. Web kullanıcılarında teknolojik bir hastalık başladı: reklam körlüğü. Bu, web içinde neyin önemli olduğunu unutan reklamverenlere bir tepkiydi neredeyse.

Webin özü tekst, yazı, içerik. Bizler anlatmak istediklerimizi, kullanıcıların bulmak istediklerini "yazı" ile sunuyoruz. Web, yazılı medya. Zaten o meşhur "intro'yu geç" linkleri kanıtlamadı bunu birçok kişiye? İçerik halen kral. Kral olan başka bir şey daha var, o da "bağlam" (context). Bu nedenle, websitelerinin çalışıma şeklini anlayan; kullanıcıların içinde bulunduğu durumu anlayan ve bu durumu hedefleyen reklamlar başarılı bir şekilde, -o hepimizi sinir eden, bir zamanlar her sitede gördüğümüz "hedeflenmemiş" reklamların yerini almaya devam edecek. Bu site de dahil olmak üzere.

Gerçeği söylemek gerekirse, Google reklamları konusunda çok bilgili değildim ama bu konuda çok bilgili ve geçimini Google reklamlarından sağlayan ve hayatı, Google reklamları, bu reklamları güçlendirmek ve daha da verimli yapmak ile geçen (bir sitesi bile yok bu kişinin), arkadaşım Jason'dan yardım aldım. İşte Jason'ın benim ile paylaştığı ve benim de sizlerle paylaşmak istediğim birkaç Google reklamı tavsiyesi:

  1. Google reklamlarını hazırlarken, reklamlar içindeki renklerin, sitenizin renk paleti ile birebir uyumlu olmasına dikkat edin. Özellikle arkaplan ve link renkleri.
  2. Google reklamlarını sitenizin içine direk olarak harmanlayın. Reklamları içeriğin dışarısına taşımak ya da farklı görünmesi yerine, reklamları, içeriğin içine gömün.
  3. Sitenize gelen kullanıcıların bir çoğu, sitenizi, onların akıllarında oluşan bir "hedef" ile arama sonuçları sayesinde buluyor. Sunduğunuz içerik onların hedeflerini karşılamıyorsa, karşılayan başka bir siteye gideceklerdir. Bu nedenle, sitenizde sizin içeriğin vermediği fakat kullanıcının hedefini karşılama ihtimali yüksek diğer sitelerden oluşan "bağlantı birimleri" kullanın.
  4. Google reklamlarını, sitenizin en üst kısmına ya da sağ sütuna koymayın. Birçok kullanıcı, sitenize bir hedef ile geliyor ve bu hedefi, onlara sunduğunuz içerikte arıyor. Bu nedenle kullanıcılar, çoğu zaman sitenizin üst ve sağ kısmını neredeyse tamamen görmezlikten geliyor.
  5. Eski ve geleneksel web reklamlarına birçok kullanıcı alıştı ve bunları görmezden gelme konusunda uzmanlaştı. Web, yazılı medya. Onlara tekst içeren reklamlar verin. Banner, resimli afiş türü reklamlardan uzaklaşın.
  6. "Hedef reklam, hedef reklam, hedef reklam"… Sitenize kimler geliyor? Hedef kitleniz, okurlarınız ne ile ilgileniyor? Acaba sitenize, yeni çıkan PlayStation oyunu hakkında bilgi almak isteyen 15 yaşındaki bir okur "ev sobaları" reklamı ile ilgilenir mi? Elinizden geldiğince sitenizde çıkan reklamları gözden geçirip, hedef kitlenize uymadığını düşündüğünüz reklamları, Google reklamların "Rekabetçi Reklam Filtresi" yoluyla filtreleyin.
  7. Google reklamın size verdiği Kanallar aracını ve MyBlogLog sitesini ya da diğer istatistik sitelerini kullanarak, sitenize koyduğunuz hangi reklamın, ne kadar başarılı olduğunu takip edin, ölçün.
  8. Değişiklik yapmaktan çekinmeyin! Yukarıdaki araçlardan aldığınız sonuçların yardımıyla, sitenizde değişiklik yaparak, sitenizde yer alan reklamların başarısını test edin, yeniden değiştirip, yeniden test edin.
  9. Sitenizin ana amacı reklam geliri sağlamak değil, kullanıcıların geliş amaçlarına ve geliş hedeflerine yardımcı olmak olmalı. Sitenizi, reklam sirkine döndürmeyin! Reklamlarınızı gözlemleyin, test edin ama ana isiniz olan kullanıcı memnuniyetini ana hedef olmaktan çıkarmayın.
  10. Dünyadaki en başarılı ilk 5 şirketten biri olan Google'u ve çoğu doktora ve mastır derecesine sahip olan çalışanlarını aptal yerine koymayın! Yani hile yapmayın!

Peki bütün bunları uygularsanız ne kadar kazanacaksınız? Eğer Google reklamlarını sitenizde uyguluyorsanız, Google reklamları içindeki bilgileri harika blog Modern life is rubbish'in yazarı Stuart Brown'ın oluşturduğu, aşağıdaki forma girerek, bir yılda kazanacağınız parayı hesaplayabilirsiniz.

Yorum (0) Yorum yaz!

Biliyorsan anlatmayayım!

Kim bilebilirdi ki Gamze Özçelik ile dünyaca ünlü sanatçı Britney Spears arasında bir bağlantının olabileceğini? Merak ediyorsanız hemen açıklayayım:

2005 yılında Gamze Özçelik, Hırsız Var adında bir filmde Haluk Bilginer ile birlikte rol aldı. Fakat belki birçoğunuzun bilmediği ise Haluk Bilginer'in, Oscar kazanmış ünlü aktör Michael Caine ile birlikte Half Moon Street adlı bir filmde rol aldığı. Peki, Michael Caine, daha önce hangi filmlerde rol almıştı? Birçok filmde ve bunlardan birisi de Austin Powers in Goldmember. Peki bu Austin Powers'da başka kim rol almıştı? Evet tahmin ettiniz(!) Britney Spears. İşte size, Türkiye'nin (talihsiz) güzide aktristi Gamze Özçelik ile Britney Spears arasındaki gizli bağlantı.

Peki Cem Yılmaz ile Brad Pitt arasında bir bağlantı olabileceği aklınıza gelir miydi? Hayır! Benim de gelmezdi ama bildiğiniz gibi Cem Yılmaz, G.O.R.A filmi ile büyük bir yankı yarattı. G.O.R.A'da rol alan başka bir oyuncu ise Erdal Tosun. Erdal Tosun ise Mine adlı filmde Ahmet Uğurlu ile birlikte rol aldı. Ahmet Bey ise 2002 yılında Nemmeno in un Sogno diye süper bir filmde Martina Stella ile birlikte sahneyi paylaştı. Peki kim bu Martina Stella? Bu seksi aktrist ise Brad Pitt ile Ocean's 12 adlı filmde rol alan bir oyuncu. İşte size Cem Yılmaz ile Brad Pitt arasındaki bağlantı!

Esasında bu örnekleri uzatabilirim. Örneğin Türk filmlerinin tecavüzcüsü Coşkun ile Seven filminin sapık katili Kevin Spacey arasındaki bağlantıyı size açıklayabilirim ama ne Tecavüzcü Coşkun ne de Kevin Spacey, İnternet'in en çok aranan isimleri arasında yer alıyor. Fakat Gamze Özçelik, Britney Spears, Cem Yılmaz ve Brad Pitt, 2005 yılının arama motorlarında "en çok aranan" isimleri arasındaydı. Ve ben sırf bu nedenle, bu isimleri bile bile kullandım bu yazıda. Gerçeği söylemek gerekirse, bu yazının, bu ünlü sinema oyuncuları ile en ufak bir ilişkisi bile yok.

Peki Ne Olacak Şimdi?

Ne mi olacak? Birkaç gün içinde, Google ve Yahoo arama motorları bu sayfayı bulup, indeksleri içine alacak. Sonra mı ne olacak? Gamze Özçelik ya da Cem Yılmaz diye arama yapanlar, arama sonuçları içinde bu sayfanın adresini görecek ve tıklayıp, su anda okumakta olduğunuz yazıyı okumaya başlayacak. Ta ki bu satıra gelene kadar:

KUSURA BAKMAYIN! ARADIĞINIZ VIDEO VE MP3'ler BURADA DEĞİL! SIZ BU YAZININ HEDEF KITLESI DEGILSINIZ!

"Doğru" Ziyaretçiye Hizmet Vermek

Sitenize ilgili, doğru, hedef, sadık, gerçek ziyaretçi çekebilmek, sitenizin başarısı için en önemli faktördür. 1990'li yıllarda, yani büyük dot.com çöküntüsünden önce, bir sitenin başarısı, o siteye gelen ziyaretçi sayısı ile ölçülürdü. Siteye ziyaretçi çekmek, en büyük başarı sayılırdı. Halbuki bunun ne kadar yanlış olduğunu çok iyi görebiliyoruz bu günlerde.

Tabi ki sitenize gelen her bir ziyaretçi çok önemli fakat önemli olan, sitenizi başarıya sürükleyecek ilgili, doğru, hedef, sadık, gerçek ziyaretçiye sahip olabilmektir. Örneğin, bu yazının, bu kısmında, sırf Gamze Özçelik için gelenler, çoktan bu siteyi terk etmek için ya "Geri" düğmesine ya da yukarıdaki kırmızı X işaretine tıklamak üzereler.

Peki Gerçek Ziyaretçileri Nasıl Sitemize Çekebiliriz?

  1. Yazacağınız konuyu belirleyin
    Öncellikle yapmanız gereken, blog yazıyor ya da yazmaya başlamak istiyorsanız, iyi olduğunu BİR konuda yazmaya çalışın. Diyelim ki bir bloğa sahip değilsiniz fakat bu ise başlamak istiyorsunuz. Tavsiye mı dinleyip, şirketiniz, kişisel iş deneyiminiz ya da uzmanlık konunuz ile ilgili bir blog yazmaya karar verdiniz. Öncellikle yapmanız gereken, konunuz ile ilgili ya da ilgisiz birçok bloğu gözden geçirip, okumak. Bir bloğun nasıl işlediğini iyi öğrenmek. Microsoft şirketinin blog yazarı Robert Scoble, bir blog yazmaya başlamadan en az 50 bloğu bir kaç hafta boyunca takip etmenizi öneriyor. Ayrıca yazdığınız konuyu çok iyi biliyor bile olsanız, araştırma yapmadan, herhangi bir yazı yazmayın. Yazacağınız konuyu iyice araştırın.
  2. Yazı yazdığın ziyaretçi grubunu aklında bulundur ve onlara hitap eden yazılar yaz.
    Ziyaretçi grubunuzu iyi bilmek ve tanımak, yalnızca bloglar için değil, her türlü website için çok önemli bir konu. Kullanıcınızı iyi tanıyın. Hedeflerini karşılayın. Yazılarınızdan bir şeyler öğrenmelerini sağlayın. Bütün kullanıcı gruplarını kapsayacak bilgileri içiren bir site yapmak nerdeyse imkansız ama en azından büyük bir grubu memnun edecek ve onların siteye geliş amaçlarını başarabilecek bir site yapmak, bloğunuzu diğer bloglara oranla ön plana çıkaracaktır.
  3. Belirli bir kullanıcı grubuna odaklanın
    Web özünde bir medya. TV, radyo, gazete gibi. Fakat web'in farkı, TV, gazete ve magazine gibi medya turu, toplumu hedef alırken, web, kişisel deneyim medyası. Sitenize, topluluk halinde kimse gelmiyor ve gelenler ise kişisel hedeflerine çözüm bulmak için geliyor. Bu nedenle, yazıların toplumsal, herkese hitap eden yazılardan daha çok kişisel ya da özel gruplara odaklanmış yazılardan oluşması, siteniz ile ziyaretçileriniz arasındaki deneyimin "iyi bir deneyim" olmasını sağlayacaktır. Hani derler ya "herkesi, aynı anda, aynı eylemle memnun etmek imkansızdır"
  4. Açık, dürüst ol ama kuru ve yutulması zor olma
    Ne demek istediğini açık, dürüst ve inandırıcı şekilde yaz. Eğer yazdıklarına inanmıyorsan, başkalarını inandırman neredeyse imkansız olacaktır. Ayrıca, yazdıklarını söyleyen, yazan birçok kaynak var. Peki senin farkın ne? İnandıklarına başkalarının inanması, akıcı, örneklerin çok olduğu en önemlisi, herkesin kendi deneyimlerinden örnek çıkarabileceği hikayelerle dolu olmasını sağla: hikayelere bak, tarihe bak, konun ile en alakasız görülebilecek konulara bak ve konun ile ortak noktalar bulmaya çalış.

Uzun Sözün Kısası

Sitene "doğru" ziyaretçi çekebilmek için, bir konu seç, bu konuyu araştırarak yaz, ziyaretçilerini tanı ve onlara en iyi şekilde hitap etmeyi başarmaya çalış.

Bu arada Cüneyt Arkın ile Bruce Lee arasında da bir bağlantı olduğunu biliyor muydunuz?

İyi bloglamalar.

Yorum (0) Yorum yaz!

Tütün: Dünyanın En Eski Blogcusu

Acemi Blogcu sayesinde öğrendiğim gerçekten ilginç bir konu tartışılıyor Postitler blogunda. Kisaca konu, Türkiye'deki blog dizinlerinin yeteri kadar yeterli olup olmadığı ve bu blog karmaşası içinde “öksüz bırakılan” bloglar.

Konu ile ilgili yorumlarımı Postitler’in ilgili yazısına ekledim ama biraz daha bu konu hakkında yazmak istiyorum.

Ama öncellikle ben birçok kişinin çok iyi bildiği, sinsi, keyifli, öldürücü, en kötü kolonya kokulu bir bitkiden bahsetmek istiyorum: Tütün.

Tütün, isim olarak, belki de dünya üzerinde en iyi tanınan bitkilerden biri. Görünüş olarak diğer bitkilerden çok farklı olmasa da özünde, çok ilginç bir bitki. İlginçliği, insanoğlunun ürettiği sigara ya da o iğrenç kokulu kolonya yapımı ile alakalı değil. Esas ilginç olan, tütün bitkisinin, belki de dünyanın en eski blogcusu olmasında. Evet haklısınız! Tütün bitkisinin blogunu ne blogspotda, ne bloglar aleminde ne de blog kardeşliğinde gördünüz. Hiçbir yazısını okumadınız. Gerçi tütün bitkisinin blogundaki yazılar çok ilginç olmasa da; yazıların içeriği birbirine benzese de, sizin bu blogu okumamanızın sebebi bunlar değil. Çünkü bu bitkinin yazılarını, mesajlarını okuyan bizler değil, Polistes adı verilen bir çeşit arı.

Danimarkalı bir çiftçi Thomas Harttung, bu tütün bloğunun nasıl oluştuğunu bakın nasıl anlatıyor:

Her şey, karnı aç bir hornworm adı verilen tırtılın, en sevdiği yemek olan, tütün yapraklarına tırmanması ile başlar. Tırtıl, göze ve dişe gelir bir yaprağın üzerinde mola verir. Tütün yaprağı bu gelişmeden habersizdir çünkü tütün yaprağını ziyaret eden birçok canlı vardır. Her canlının, her böceğin tehlikeli olacağını bilemez. Fakat bahsi geçen tırtılın, ilk ısırığı sayesinde, bu tırtılın tükürüğünü tanıyan tütün yaprağı, bu ziyaretin iyi bir ziyaret olmadığını anlar ve buna karşılık, kendisi kimyasal bir sıvı salgılamaya başlar (blog yazısı). Kimyasal madde salgılandıktan sonraki tırtıl ısırıkları, bu kimyasal salgının, tırtılın vücuduna girmesini sağlar ve tırtıl bir müddet sonra, tok olduğunu hisseder. Halbuki yeni başlamıştır yemeğe. Fakat tütün yaprağı, zamanının az olduğunu bilmektedir çünkü tırtılın tokluk hissi çok uzun sürmeyecek ve yaprağı yeniden yemeye başlayacaktir. Fakat tütünün salgıladığı bu kimyasal maddeyi fark eden (blog yazısını) yalnızca tırtıl değildir. Hani bizim blog yazıların başka bloglardan linklenmesi, Technorati’de indekslenmesi gibi, bu kimyasal madde, kilometreleri aşarak, polistes adı verilen bir çeşit arıya kadar ulaşır (bir nevi RSS). Kimyasal maddenin içeriği “yardıma ihtiyacım var, üzerimde bir tırtıl, yapraklarımı yiyor. Biliyorum senin yumurtalarını koyacak bir yere ihtiyacın var. İşte aradığın fırsat” demektedir. O küçücük arı, kilometrelerce yolu kateder, binlerce tütün yaprağı içinden, bu yardımı blog yazısını yazan tütün yaprağını, eliyle koymuş gibi bulur. Tabi ki tırtılı da (artık bu arı, blog kardeşliğini mi, bloglar alemini mi, Technorati’yi mı yoksa Google Haritayı mı kullanıyor, o kısmı belirsiz). Arı, bu sorun yaratan tırtılın,üzerine, yumurtalarını yerleştirir çünkü tırtılın yüzeyi, arının yumurtaları için mükemmel bir ortamdır. Tırtılın, bu durumda, çekip gitmek, ya da orada yumurtalara gömülüp, arının ataklarıyla ölmekten başka şansı yoktur. Böylece hem arının gelecek nesilleri hem de tütün yapraklarının yaşamı garantilenmiş olur.

İşte basit bir iletişim, etkili bir networkun doğada oluşturduğu efekt. Tütün bitkisi bile, yaşamı için network, link ve iletişime ihtiyacı varken, blogların böyle bir ortamdan yaşamalarını devam ettirmek için yararlanamayacağını düşünmek bence hata ölür.

Siz ne dersiniz?

Dipnot: Eğer tütün işiyle uğraşan bir çiftçi tanıdığınız varsa, yukarıda anlatılanların kendi tütün tarlalarında gerçekleşmediğini, o tırtılların, insan yapımı kimyasal madde (DDT gibi) ile öldürüldüğünü size söyleyecektir. Doğru! Bunun nedeni, günümüzde tütünün ticari bir değeri olması ve bu nedenle, tütünün, gerçek habitatında değil, koşullandırılmış, ticari tarım alanlarında yetiştirilmesi. Bu nedenle, tütün, doğa içinde oluşturulduğu networkden yoksun. Blogunu okuyan arılardan uzak.

Yorum (0) Yorum yaz!

Koç ile GM Arasındaki Farklar: Blog ve Vizyon

Bir kaç hafta önce, Forbes dergisinden Zehra Hanım ile önümüzdeki sayılarından birinde çıkacak bir yazı için telefonda sohbet ettik. Konu bloglar ve blogların şirketlerin pazarlama ve müşteri ilişkisi kurmakta ki yararları idi. O günden bugüne bu konu hakkında düşünmeye başladım. Bloglar gerçekten sihirli değnek mi? Bir şirket üst yöneticisi blog açınca, bütün müşteri sorunları çözülecek mi? Bu soruların cevaplarını bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki o da “müşteri deneyimi/memnuniyeti” kavramının bir araç ile çözülemeyeceği. Müşteri deneyimi, bir vizyon sonucu ortaya çıkan bir hizmet. Yani ne ürün, ne de araç.

Bu sabah Serdar Öner’in blogunda, başından geçen bir olayı okudum. Serdar Bey, Arçelik urunu olan bir çamaşır makinesi, Arçelik Servisi ve Arçelik Çağrı Merkezi ile yaşadığı deneyimi yazıyordu blogunda. Merak ediyorum, Arçelik şirketinden herhangi biri bunları okuyacak mi? Okusa bile bundan sonraki tavırları nasıl olacak müşterilerine? Arçelik “müşteri deneyimini maksimize etme” vizyonuna sahip mi? Üst yöneticiler, müşterinin yasadığı bu deneyimden haberdar mi? Arçelik şirketinin yöneticisi Gündüz Özdemir’in bir blogu olsa, Serdar Bey, yaşadıklarını bu blogda dile getirse, acaba Serdar Bey’in yaşadığı bu deneyim farklı mi olacaktı? Bilemiyorum… Ama bazıları diyebilir ki koskoca Arçelik’in yöneticisi Gündüz Özdemir, isini gücünü bıraksın, blog isleriyle mi uğraşsın? Haklisiniz. Uğraşmaz, uğraşmayacakta. Çünkü bu bir belirli bir vizyonun Koç Holding içinde olmasını gerektirir.

GM şirketi, otomotiv sektörü içinde en büyük isimlerden biri. Amerika’nın 3. en büyük şirketi. 2004 yılı içindeki kari 4 milyar dolar. Dünyanın 65. en zengin şirketi ve 350 bin kişilik çalışanı ile dev bir şirket. Bu şirketin ikinci adamının ismi Bob Lutz. Bob, vizyon sahibi bir kişi. Teknolojiyi ama en önemlisi müşterisini iyi tanıyan bir yönetici. GM şirketi içine “müşteri memnuniyeti” kavramını getiren, hatta bu vizyonu, şirketin günlük operasyonu içine sokan bir kişi. Bob, Gündüz Özdemir’den daha mi az yoğun? Tahminimce bu sorunun cevabi “hayır” her ikisi de şirketlerinin karlılığı ve sürekliliği için yoğun bir şekilde çalışan yöneticiler. Fakat Bob’un, Gündüz Özdemir’den bir farkı var. Bob’un bir blogu var. Bob, Amerika’daki en iyi pazarlamacılara, halkla ilişkiler ve pazarlama bölümüne sahip olmasına rağmen, müşteri memnuniyeti kavramını kendi ellerine almak, müşteri ile iletişim ve ilişki kurabilmek, yenilikçi (innovative) kararlar vermek için blog açıyor, açmanın yanında, bloguna kendi yazı yazıyor. Evet, pazarlama departmanı değil, yönetici asistanı değil, Bob Lutz yazı yazıyor. Bob, blog sayesinde, GM gibi bir şirketin karar veren, üst yönetiminin kapılarını müşterilerine açmakta ve böylece müşteri ile bire bir ilişki kurabilmekte.

GM, 2005 yılı içinde harika bir arabayı piyasaya çıkardı. Bu araba, GM’in Pontiac şirketinden çıktı. Arabanın ismi Solstice. Gerçekten çok güzel bir araba ve bu arabanın piyasaya çıkacağını Bob Lutz, blogunda yazdı. Bob Lutz, blogunda yazmak yerine, bunu Halkla İlişkiler bölümüne, haber olarak çıkarttıramaz miydi? Tabi ki yapabilirdi ama eğer bunu yapsa idi acaba, blogunu okuyan müşterilerin verdiği tepkiyi görebilir miydi? Sanmam. İste size birkaç müşteri yorumu, Bob Lutz’in yazısına eklene:

  • İnanılmaz güzellikte bir araba. Kendime bir tane almak için içim içimi yiyor. Kızlar bu arabaya bayılacak – Josh

İşte yukarıdaki yorumda Bob, müşterinin arabası için neler hissettiğini anlayabiliyor. Başka bir yorum:

  • Solstice çok güzel ve seksi bir araba eğer gençseniz ve çocuklarınız yoksa. Çocuğu olan ve arabaları seven aile sahibi müşteriler ne yapmalı? – Don

Ve bu yorum ile Bob, müşterinin memnuniyetsizliği anlayabiliyor. Bunun yanında, urunun hangi kısmının, müşteriyi memnun etmediğini kolayca görebiliyor. Bu yorumlar yalnızca Bob ve GM için yazılmıyor. Bazen, müşteri, müşterinin sorularını da cevaplayabiliyor bu blogda. İşte yukarıda ki aile sorusuna başka bir yorum cevap veriyor:

  • Don, bence sen çocukları başkasına ver ve bu arabayı al. – Dave.

Siz ne dersiniz? Koç mu yoksa GM mi bu isi biliyor? Yani “müşteri memnuniyetini maksimize etmeyi” önemsiyor?

Yorum (0) Yorum yaz!

Herkes Web 2.0'dan Bahsediyor

Bugünlerde sektörümüzde ki herkes Web 2.0’dan bahsediyor. Bundan birkaç ay önce bende bu konuyla ilgili yazı yazmıştım. O günden bu güne, milyonlarca kişi, kendilerince tanımlamaya başladı Web 2.0’i. Bazıları AJAX ve AJAX ürünleri Web 2.0 derken, bazıları ise Web 2.0’in İnternet ve Web içinde yeni bir dönem açtığından bahsediyor. Peki nedir bu Web 2.0? Ne değişti? Eskiden yaptıklarımızdan çok mu farklı?

Web 2.0 için benim tanımım, kullanıcıların bir web uygulaması içindeki olumlu katılımcılığı ve yazılımcıların başkalarının uygulaması içindeki özgürlüğü. Yani kontrolün en az olduğu donem.

Aranızda İnternet’i 6-7 seneden fazla kullanan varsa hatırlayacaktır Infoseek, Excite ve diğer çok popüler portallari. O dönemde her şey kullanıcıyı kontrol etmekte yatıyordu. Yani, kullanıcıyı içine çekmek ve her isteklerine (!) cevap vermek ve kontrolü elde tutmak. Bunun ne kadar yanlış bir model olduğunu herkes çok kısa bir zamanda anladı. Google geldi ve işte size arama kutusu, yazın ve istediğinizi, istediğiniz şekilde bulun eğer memnun kalırsanız yeniden gelin dediler. “Kendimi Şanslı Hissediyorum” arama düğmesi bence Web 2.0’i başlatan ilk yenilikti. Bu düğme, kontrolün bizim elimizde olduğunu, Google’un ikinci sayfasını bile görmeden, başka yerlere gidebileceğimizi hatırlattı bize.

Web 2.0, kontrolün bittiği bir dönem. Web 2.0, AJAX, CSS, RSS ya da aklınıza gelebilecek herhangi bir teknoloji ile ilgili değil. Web 2.0, kullanıcı deneyimi ile ilgili. Bilginin nasıl, ne şekilde kullanıldığı, paylaşımın ve katılımcılığın ne şekilde dünyamızı şekillendirdiği ile ilgili.

Bunu size bir örnek ile açıklamak istiyorum. Yaklaşık bir hafta sonra, Boston’da düzenlenecek User Interface 10 Konferansına katılacağım. Kısa ismi ile UI10. Burada yazdığım link, Technorati tarafından birkaç saat sonra indekslenecek. Kullanılabilirlik konusunda araştırma yapan bir kişi bu ve diğer blog yazılarına ait linkleri Technorati’de bulup, okumaya başlayacak. UI10 sitesini daha sonra ziyaret etmek için del.icio.us sitesine ekleyip, UI10, konferans ve kullanılabilirlik diye etiket koyacak. Bir başkası del.icio.us’da bakınırken, bu linki bulup, siteyi ziyaret edecek. Eğer gördükleri hoşuna giderse, konferansa kendisi de katılacak. Katılamadan önce yapacaklarını ve bununla ilgili konuları BackPack’ine koyacak. Konferanstan sonra, yaşadıklarını, öğrendiklerini bloguna yazacak, Technorati bunu indeksleyecek. Çektiği resimleri Flickr’a koyup UI10 diye etiketleyecek. Diğer katılımcılar ya da katılmayıp neler olduğunu görmek isteyenler, yazılanları Technorati ve/veya del.icio.us’da bulup okuyacak, yorum yazacak, Flickr’da ki resimlere bakacaklar. Bütün bunlar olurken, UI10 konferansını düzenleyenler, konuşmacıların podcastlarını Odeo’ya koyacaklar. İşte bu aşamada eğer siz, bu konferans ile ilgilenen bir yazılımcı iseniz, hiçbir ekstra içerik yazmadan bütün bu sitelerin sunduğu API’lerden yararlanarak yepyeni bir site yaratabilirsiniz. Bu sitede konuşmacıların podcastları (Odeo), katılımcıların çektiği resimler (Flickr), bu konferans hakkında yazılan yazılar (Technorati), bu konferansın yapıldığı yerin haritası (Google Map), konuşmacıların çıkardığı kitaplar (Amazon) ve katılımcıların yaşadığı deneyimleri paylaşabileceği bir toplantı (Upcoming ya da TadaList) ve şu an nerede oldukları (Plazes) ve bir daha ki sene UI11’e katılmak isteyenlerin listesi (43things) yer alabilir. Hem de kendi kendini oluşturan, güncelleyen ve birçok kişinin katilimi ile oluşan bir site.

İşte bence Web 2.0 bu. Yani statik, bireysel ve kontrolcü bir donemden, dinamik, katılımcı ve özgür bir doneme.

Son zamanlardan bu konu ile ilgili okuduğum en güzel yazılardan birini Steven Johnson yazdı. Okumanızı tavsiye ederim.

Bir başka tavsiye ise, Doug Bowman’in Web Essential 2005 Konferansında verdiği inanılmaz güzellikteki sunumu. Mutlaka dinleyin.

Yorum (0) Yorum yaz!

Devir Maymun Duygulari Devri

Dr. Frans de Waal bilim alanında önemli bir isim. Kendisi bir zoolog ve Amerika’da bulunan Emory Üniversitesinin Psikoloji bölümünde profesör olarak çalışmakta. Dr. de Waal, birkaç sene önce “Şempanze Politikası” adlı gerçekten ilginç bir kitap yazdı ve “İçimizdeki Maymun” isimli yeni kitabı da yakında çıkacak. Frans de Waal hayatının büyük bir kısmını maymunlar üzerinde yaptığı araştırmalara ve deneylere harcadı. Yaptığı bu deneylere ve araştırma sonuçlarına kitap ve makalelerinde yer verdi.

Dr. de Waal’in amacı, maymunların, bizim insanoğlunun taşıdığı bazı duyguları taşıyıp taşımadığını bulmak. Frans de Waal kitabında çeşitli örnekler veriyor bu konu hakkında. Örneğin eğer bir kabile içinde yasayan iki maymun, kavga edip, biri diğerini döverse, bir müddet sonra kavgayı kazanan maymun, yenilen maymunun yanına gelip, elini uzatıyor. Yenilmiş, hisleri rencide edilmiş maymun, ona uzatılan elin ne anlama geldiğini iyi biliyor ve bu eli kabul ediyor. Bu iki maymun birbirlerini kucaklayıp, öpüşüyorlar. Böylece, galip maymun, yenilen maymundan özür dilemiş ve yenilen maymunun duygularını bir nevi iyileştirmiş oluyor. Yani, bizim iyi bildiğimiz bir duygu olan “barışma” ve “suçluluk” hislerini, ilkel canlı olarak adlandırdığımız maymunlar da yaşıyor. İlginç!

Benim en çok ilgimi çeken deney ise, bir kafes içinde bulunan iki maymun üzerinde yapılan araştırma oldu. Dr. de Waal, iki maymunu bir kafes içine koyuyor ve kafese küçük mermer çakıl taşları atmaya başlıyor. Eğer maymunlardan biri, bu taşı Dr. de Waal’e geri getirirse, ödül olarak o maymun, bir dilim salatalık alıyor. Maymunlar, bir dilim salatalık için bu küçük oyunu bir müddet oynuyorlar: Çakıl taşını getir, salatalığı al…

Bir süre sonra, Dr. de Waal, çakıl taşını getiren Maymun A’ya salatalık verirken, diğer maymun yani Maymun B, çakıl taşına karşılık bir üzüm tanesi alıyor. Maymun A, bunu dikkatle takip ediyor. Bir müddet sonra, üzüm tanesi alan Maymun B, çakıl taşını geri getirmeye devam etmesine rağmen, Maymun A, çakıl taşına salatalık almayı içine sindiremiyor ve her 10 taştan yalnızca 4’ünü geri getirmeye başlıyor hatta sinirlendiğini gösteren hareketlerde bulunuyor kafes içinde. Hatta bazen çakıl taşını, Dr. de Waal’e geri attığı bile oluyor.

Dr. de Waal, bu kadarla da kalmıyor. Biraz daha zalimce davranmaya başlıyor. Maymun A, çakıl taşına karşılık salatalık almasına rağmen, Dr. de Waal, Maymun B’ye, çakıl taşını geri getirse de getirmese de üzüm vermeye başlıyor. Maymun B, bu durumdan gayet memnun olmasına rağmen, Maymun A, daha da sinirlenmeye başlıyor bu haksız muameleden ötürü. Öyle ki 10 taştan yalnızca 2’sini geri getiriyor ve ona salatalık verildiğinde salatalığı ödül olarak almak istemiyor. Çünkü diğer maymunun hiçbir çaba harcamadan üzüm aldığını iyi biliyor. Çakıl taşını Dr. de Waal’e geri atıyor ve bir müddet sonra, oyun oynamayı bırakıp, üzgün bir şekilde, kafesin bir köşesine gidip, orada yalnız başına oturuyor.

Yukarıdaki deney içinde, maymunların haksızlığa nasıl karşılık verdiğini çok iyi görebiliyoruz. İnsancıl duygular denilen barış, sevgi, haksızlığa tahammülsüzlük duygularını, ilkel canlı adını verdiğimiz maymunlarda yaşıyor.

Fakat bizler, maymunlardan farklıyız. Tabi ki üstün olduğumuz birçok konu ve yetenek var fakat benim sözünü etmek istediğim farklılıklar maalesef iyi yönde değil. Maymunlar, duygularını gizleyemiyorlar. Her şeyi açıkça, hareketleri, davranışları ile belli ediyorlar. Fakat biz insanlar, duygularımızı gizleme konusunda asırların verdiği deneyimler sayesinde artık “uzmanlaştık”. Politika ile, yalanlar ile ve bazen basitçe duygularımızı içimize atarak, doğanın bize verdiği o bir canlıyı canlı yapan duygularımızı gizleyebiliyoruz. İşte bizi maymunlardan ayıran en önemli noktalardan biri bu.

Fakat bütün bunlar değişmeye başladı. Bilgi cağına giriş ile birlikte, merkezden uzak, herkesin kendini kontrol ettiği yeni bir dünya oluşmaya başladı. Bu dünyanın ismi “sanal dünya”. Bu dünyada duyguları gizlemek, sözlerden tasarruf etmek, sesleri kısmak yok artık. Tim Berners-Lee’nin fizik laboratuarında başlayan bu yepyeni dünya, bilginin ve bilgi paylaşımının, merkezi yönetimini, kontrolünü ve tekelciliğini bitirip; bilgiyi demokrasi ile tanıştırdı. İste bizler bu bilgi cağının vatandaşlarıyız. Bu dönemde, isteyen istediği gibi, kalemi (klavye) eline alıp, kağıdına (bloglar) düşüncelerini yazmaya başladı. İşin en güzel yanı, bu düşünceler, binlerce kilometre yolu, birkaç saniyede geçip, dünyanın diğer ucunda yaşayan diğer sanal vatandaşın duygularına tercüman oldu.

Artık devir, sahte ve gizlenen insan duyguları ve eski dünya devri değil. Devir, duyguların demokratik bir şekilde, gizlenmeden yaşandığı maymun duyguları devri.

Yaşasın İnternet!

Yorum (0) Yorum yaz!

Yurtsan Atakan'a Acik Mektup

Neden bircok kisi, gercekten arastirma yapmadan, sirf “yazi yazmak” icin yazi yaziyor simdiye kadar anlamis degilim. Son zamanlarda, ozellikle gazete koselerinde, haftanin belirli bir gunu yazi yazmak “zorunda” olan kisiler, etrafina bakiniyor, populer olan bir konu buluyor ve o konuda atip tutmaya basliyor. Son bir ay icinde bunun orneklerini cesitli gazetelerde gorduk.

Son ornegini Yurtsan Atakan cikardi kosesinde. Bloglara "e.gunluk" adinin disinda bir ad vermenin "zuppelik" olacagini soyluyor ayrica sacma sapan bir fikri (bloglar gazeteciligin yerini alacak) kendi uretip, kendi yok ediyor. Kim cikardi “bloglar gazeteciligin yerini alacak” soylemini? Kim boyle sacma sapan islere aklini yoruyor. Bloglar ne gazeteciligin yerini alacak ne de “e.gunluk” olacak. Butun bunlar, arastirma yapmayan gazetecilerin uydurmasi. Butun bunlar bir korkunun neticesi. Korku, bloglarin gazetelerin yerini alma korkusu degil; korku, bloglarin, gazetelerden daha fazla okunabilme ihtimali. Korku, her gecen gun azalan gazete okuma orani.

1946'dan 1997'e kadar (bu internet gazeteciliginden yaklasik 1 yil once), yazili basin okunmasinda ozellikle ABD icinde %30'luk bir azalma var ve maalesef bu rakam her gecen gun dusmekte. Sanal basin, geleneksel gazeteden cok farkli bir trend icinde degil. ABD’de Internet kullanicilarinin cogunlugunu olusturan yas grubunun yanlizca yuzde 9'u devamli olarak sanal gazete okuyor ve yazili gazete ile karsilastirinca cok daha az zaman harciyor. Yine baska ilginc bir rakam ise, daha yanlizca 2000 yilinda, butun dunyada ki Internet kullanıcılarinin yuzde 40'i, kendileri isteyerek, adresini browserlarina yazdiklari bir sanal gazete sitesini ziyaret etmisler. Iste Yurtsan Atakan ve digerlerinin korkusu bu. Hurriyetim’in, Bildirgec’den daha az populer olabilme ihtimali gelecek yillarda.

Gelelim “e.gunluk” kelimesine. Bilemiyorum Yurtsan Atakan simdiye kadar hic blog okudu mu, okumadi mi? Fakat bloglar, “e.gunluk” kapsamina giremeyecek kadar genis boyutlu bir yapi gosteriyor. Akademik bloglar, teknik bloglar, magazin bloglari, portfolio bloglari, kariyer bloglari, teknik destek bloglari, pazarlama bloglari, sirket bloglari, komunite bloglari ve daha niceleri, bircok konuda, bizim bildigimiz “gunluk” kapsamina girmeyecek tarzda yazilar barindirmaya devam ediyor. Hatta birkac ay once katildigim bir e-ogrenim konferansinda ana konulardan biri akademik bloglar idi ve kimse “gunluk” kavramini kullanmayi bile aklina getirecek kadar “zuppe” degildi.

Eger, kose yazarlari, teknik konularda ya da Turkiye’de ki bilisim konularinda, okuyucularini bilgilendirmek istiyorlarsa, engelli kullanicilarin Turkiye’de, sanal gazeteleri okurken karsilastiklari sorunlari yazsinlar. Yurtsan Atakan’a, bu konuyla ilgili iki tane email atmama ragmen, hicbirine cevap verme nezaketini bile gostermedi. Sanirim ne kendisi, ne de gazetesi Turkiye’de ki engelli kullanicilari, gazete okurlari olarak nitelendirmiyor.

Yurtsan Bey, Turkiye’de cok daha onemli bilisim-Internet konulari varken, sizin, “blog-gazete” gibi gercekten cok onemsiz konular hakkinda, hicbir arastirmaya dayanmadan birseyler “karalamaniz” biraz “zuppelik” oluyor. Birakin bunlari da biraz engelli kullanicilarin hem sizin gazetenize hem de diger devlet kuruluslarinin websitelerine neden kolayca erisemedigini, engelli olmayan diger kullanicilara oranla neden ayni deneyimi yasayamadiklarini yaziniz. Blog ya da @ icin Turkce karsilik bulmak yerine, JAWS gibi engellilerin en cok kullandigi ekran okuyucu programlarinin nasil Turkcelestirilmesi gerektigini yaziniz. Radyo ve televizyon programlarinin alt yazi standartlarinindan biraz bahsediniz. Daha bircok sorun var bilisim teknolojilerinde ve Internet'de. Inanin, blog (zuppeligimi bagislayin) bunlardan biri degil.

Yorum (0) Yorum yaz!